Son devir ulemasından Muhammed Emin Saraç Hoca Efendi ahirete irtihal eyledi. Allah rahmet eylesin.

Ülkemizin ilmî ve manevi dünyasında büyük bir yeri olan Hoca Efendi, özellikle hadis alanında şöhret bulmakla beraber, ulûm-u diniyyenin her alanına vakıf, yakın tarihimizin önemli kilometre taşlarından birisiydi.

Tokat’ta doğan Hoca Efendi, ilim tahsili yüksek bir aileden geliyordu ve kendisi de pek çok talebe yetiştirdi. Fatih cami ve çevresinde ders halkalarıyla meşhurdu.

Zor şartlarda 6 yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederek hafızlığa başladı. Dinî ilimlerin öğretilmesinin yasak olduğu yıllarda önce İstanbul’da eğitim aldı. Daha sonra hocasının tavsiyesiyle 1950’li yıllarda Mısır’a giderek 9 yıl boyunca el-Ezher Üniversitesi bünyesinde lise ve İlahiyat Fakültesini bitirdi. İslam Hukuku alanında yüksek lisans yaparken, hakkındaki şikayetler üzerine eğitimini yarıda bırakarak ülkesine dönmek zorunda kaldı.

Osmanlı devrinin önemli alimlerinden dersler alarak, Osmanlı’yı hem ilmî hem de edebî açıdan Türkiye’ye bağlayan, köprü vazifesi gören en önemli alimlerdendir. İhlası, samimiyeti ve şahsiyeti, edep ve ahlakıyla sadece Türkiye’de değil, dünya çapında takdir edilen bir kimseydi.

Beşerî münasebetlerinde de gayet nazik bir insandı. Karşıdakiyle tanışırken “isminizi lütfeder misiniz?” gibi nezaket dolu ifadeler kullanır, kendisi ile konuşan kimseyi bir yakını ile konuşurmuşçasına rahat hissettirirdi. Uydurulmuş kelimelerden rahatsız olur, dilimizdeki aslî kelimelerin kullanılmasını ve özellikle Osmanlıca öğrenilmesini tavsiye ederdi.

Herkesçe müsellem müsemması, Hoca Efendi’dir. O, yaşayan ilim, nezaket ve zarafet timsali, sünnete fevkalade ehemmiyet veren ilim ve âlim aşığı bir zat olarak tanımlanabilir.

İmam Şafi ve İmam Mâlik’in tavsiyelerine nispet ederek doğum tarihinin gizli kalmasının bereket açısından uygun olduğunu belirterek saklamayı tercih ederdi.

Vefatı ise; 5 Recep 1442 Regaip gecesin müteakip (Miladi 2021) olarak kayıtlara geçti.

İLMİ HAYATI

Mısır’da bulunduğu süre içinde oradaki Arap Hoca efendilerin yanında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahid el-Kevseri gibi zatların öğrencisi oldu. Esasen onların halefi gibi bir hayat sürdü.

Muhammed Zahit el-Kevserî vefatından 20 gün evvel de Hoca Efendi’ye icazet verdi.   Hoca Efendi’ye göre bu icazet “el-Ezher diplomasından daha değerli” idi. Son yıllarda Arap dünyasından gelerek kendisinden icazet almak isteyen yüzlerce ilim adamının ilgisi onun bu sözünü doğrular niteliktedir.

Kanaatimizce Türkiye ilim geleneği hakkında en iyi malumat kaynağı Hoca Efendi’dir. Hatıratı, Cumhuriyet tarihine ışık tutacak derecededir. Dini ilimlerde alim olduğu kadar mesela İstanbul’da hangi caminin ne halde olduğunu, hangi camilerde neler okutulduğunu, hangi mezarlıkta sahabe, âlim veya veli zatın olduğunu bilir ve yerlerini söylerdi. Temenni ederiz, yakın çevresi hatıratı alanındaki bu boşluğu doldurur.

İstanbul Fatih dersiamlarından biri olarak ömrünün yaklaşık 70 yılını Fatih Camii ve ilimle meşgul olarak geçirdi. Sonunda da hayalini kurduğu Fatih cami haziresine defnedildi.

İlim talebelerine yönelik çeşitli ders halkalarının yanı sıra her pazar sabah namazını müteakip yaptığı ve Fatih camiinin vakfiyesine uygun bir şekilde yüzyıllardır devam eden şifa-i şerif dersleri’ hem halk hem de ilim talebelerini buluşturan feyizli sohbet ortamlarından birisiydi. Bu derslerde misafir hoca varsa onlara özel ilgiyle hürmet eder, iltifatlarda bulunur ve misafir hocanın ders okutmasını sağlardı.

Yaşadığı 1940’lı yılların tek parti döneminde camilere baskın düzenlenen devirleri bizzat yaşayarak görmüştür. Ara ara o günlerin etkisini üzerinde hissederdi. Bazı olaylara bakışında bu travmanın etkisi göz ardı edilmemelidir.

TARİHİ ANEKTOD

Kendisiyle bizim ilgimiz ise, babamın dedesi Sivas, Kangal Müftüsü merhum Mehmet Emin Efendi (v. 1954) sayesinde olmuştur. Kendisi, küçük yaşlarda iken Emin Efendi’nin talebelerindendi. Büyük dedemizin öğrencisi olduğu cihetle bizim aileye özel ilgisi vardı. “Hocamın emanetisiniz” diyerek ilgi gösterirdi. Aileden ilimle uğraşan her birimize özel iltifat eder, Müftü Emin Efendi’yle olan anılarını anlatırdı.

Yeri gelmişken rahmet vesilesi olmasını umarak kendisiyle ilgili yaşadığım bir anekdotu paylaşmak isterim;

1995 yılında el-Ezher Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olarak İstanbul’a geldiğimde kendisini ziyaret ettim. Her ilim talebesiyle görüşmeye memnun olduğu gibi bizi de memnuniyetle karşıladı ve “Ne güzel, dedeniz Emin Efendi’nin ruhu mesut oluyordur.   İlmin iki düşmanı vardır; siyaset ve ticaret, sakın bunlara bulaşma! Sadece ilimle uğraş. O işleri başkaları yapsın” demişti.

Allah’ın takdiri ki, biz de hocamızın bu nasihatlerini aksi yönde almış gibi olduk. Kendimizi önce aile işlerinde ticaretin merkezinde, daha sonra da yoğun aktif siyasi faaliyetler içerisinde bulduk.

Ancak sonraki dönemlerde tekrar yüksek lisansa başladığımı duyunca çok sevindi. Tez konumu sordu, “İnsan-âlem ilişkileri” dediğimde, “Ne demekmiş ilişki!  Bırak şu çağdaş kelimeleri, akademik çalışma yapacağız diye dini oyuncağa çeviriyorlar” dedi.

Ben de “teshir ayeti” (Allah, her şeyi sizin emrinize kıldı. İbrahim suresi,32. ayetin) tefsiri deyince “Hah ne güzel bu” demişti.

BİR İLİM DERYASIYDI

Fatih Camii geleneğine uygun olarak, Şifa-i Şerif hadis derslerine çok önem verirdi. 30-40 yıl boyunca da devam etti. Son anına kadar da aksatmadı. Sağlığının bozulmasına rağmen cemaati hiç terk etmedi. Mütevazi kişiliğinden hiç taviz vermedi.

Öğrenciliği adeta bağımlılık yapardı. Talebeleri 20-30 yıl derslerine devam etmişlerdir.

Ömrünün son dönemlerinde yolda yürümede güçlük çekmesine rağmen, Fatih Camii boyacı kapısının hemen yakınındaki evinden camiye kadar koluna birileri girerek yürür ya da arabayla mutlaka camiye, cemaate ve ilim meclisine devam ederdi.

Hoca Efendi’yi camiden çıkıp evine gidinceye kadar kolundan tutan kişilerden biri olmak ne büyük lütuf ne büyük bahtiyarlıktır. Bunu da tarihe not düşelim.

Ziyaretine gelen her yaş ve meslek grubundan insana ısrarla İslami ilimler tahsil etmesini tavsiye ederdi.

Kendi aile fertlerinden bile ilahiyat dışı alanlarda -çok ileri düzeyde eğitim görmüş olsalar bile- üzülerek ifadede bulunur ve “keşke İslami ilimler tahsil etselerdi” diye hayıflanmadan kendini alamazdı.

İlim adamlarında görülen İlmiye sınıfı ile Sufiye sınıfı ayrımının yani tarikat ilim meşrebindeki o keskin çizgiyi en hafife indirmiş ve şahsiyetinde her ikisini mecz etmiş birisiydi. Sofi meşrep insanlara hürmet eder ama kendisi ilim yolunda aslında her iki usulü de birleştiren bir hayatı tercih ederdi.

Öğrencilerine bir yandan gerçek anlamda medrese usulü ilim tahsil etmelerini telkin eder, bir yandan da “O, doktora, tez falan dedikleri şey neyse gidin onları da alın. Sözünüzün her yere tesirli olması için onların da yan cebinizde durması lazım” derdi. Pek çok öğrencisinin günümüz akademi dünyasındaki konumu onun bu tavsiyesinin etkisini göstermektedir.

Emin Saraç Hoca belli dönemlerde ilahiyat camiasında yaygın olan modernizm yaklaşımlarına da adeta ateş püskürür ve derdi ki “Akademisyen demek, “akdem-isyan” isyanın, isyankârın önde gideni ve “akîm-isyân” demektir. Soyu kesik isyankâr Maazallah bu hocalar okuyor okuyor da öğrendikleriyle sadece isyankârlıkları artıyor” derdi.

DÜNYAYA AÇILAN BİR ALİMDİ

Rahmetli Erbakan Hoca ile de gençlik çağlarında birlikte öğrencilik yapmışlardı. Aralarındaki münasebet uzun yıllar devam etmişti. Gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında defalarca görüşmüşler, İslam dünyası ile Türkiye’nin irtibatı için beraber gayret sarf etmişlerdir.

Kendisine milletvekilliği, bakanlık, müdürlük gibi siyasi ve resmî teklifler gelmişse de bunların hiçbirini kabul etmemiş, ayrıca siyasetle aktif ilgilenmemesine rağmen Fazilet’in kapatılma dönemindeki Milli Görüş Hareketi’nin bölünmemesi için en fazla gayret eden âlim olmuştur. Deyim yerindeyse kendini parçaladı, ne çare ki başaramadı.

Hayatı ilme adanmış bir şahsiyet olarak Hoca Efendi kolay kolay cemiyet işlerinde bulunmaz, o işleri “ehline” bırakırdı. Ancak İslam âleminden gelen heyetlerle görüşme bu tavrında istisna idi. Özellikle ESAM’ın her yıl geleneksel olarak düzenlediği “Uluslararası Müslüman Topluluklar Birliği Kongresi’ne” aksatmadan katılırdı. İslam âleminin değişik ülkelerinden gelen insanlarla birebir görüşür, başka ülkelerdeki ilmi faaliyetlere ilişkin bilgi almaktan memnuniyet duyardı. Allah kendisinin yetişmesinde emeği olanlara ve kendisine rahmet eylesin.