“Dava, Gönül ve İş İnsanı Merhum Süleyman Çalışkan” başlığıyla yayımlanan seri yazımızın son bölümünde iş hayatı ve çeşitli hassasiyetlerine ilişkin anekdotlara yer vereceğiz.

Müslümanların ekonomik olarak güçlü olmasını önemser, faizsiz bankacılığa özel önem verirdi. Küçük ödemelerde bile, “Çek yazın, gidip faizsiz finans kurumlarına ayağı alışsın” derdi.

Sanayi alanında yerli ve milli üretime büyük önem verirdi. Aynı ürünü, daha pahalıya mal olacaksa bile “yerli sanayi gelişsin” diyerek yerli üretimi tercih ederdi.

Üretim-tasarruf ile tüketim-infak dengesini önemser, “İslam ekonomisi üretim ve tasarruf üzerine kuruludur. Batı ekonomisi ise israf ve tüketim üzerine kuruludur. Kapitalist anlayışta insan harcadıkça mutlu olur, İslam anlayışında ise infak ettikçe mutlu olur” derdi. Bu durum onun temel felsefesiydi diyebiliriz.

Ufku genişti, her zaman beş yıllık proje ve hedefleri olurdu. Risk almayı severdi. Üretimde hedef olarak; “sen kaliteli mal üret, müşteri seni bulur” düşüncesindeydi.

Büyük ödemesi olduğu halde borç isteyene mutlaka verirdi. “Bizim borcumuz 100 ise 102 olur, 100’ü bulan 102’yi de bulur” derdi.

İş için fikrini sorana; Peygamberimizin “rızkın onda dokuzu ticarettedir” hadisini hatırlatarak maaşlı değil, kendi işini kurmasını tavsiye ederdi. Sigorta ve otelcilik gibi şüpheli alanlardan hoşlanmazdı. Müslüman tüccarların, başkalarına karşı daima güçlü ve dürüst olmasını arzu eder, yaptıklarının insanların davaya bakış açılarını etkileyeceğini düşünürdü.

Personele hediyelerin, mübarek gün ve gecelerde verilmesine özen gösterirdi. Bu günlerin personelin ailesi tarafından da bilinmesini hedeflerdi.

İŞ HAYATINDA KADININ YERİ

Kadınların çalışmasına farklı bakardı. Kadınlar, evinin, eşinin ve çocuklarının hizmetinde olsun isterdi. Ülkedeki istihdam sorununu da kadınların yoğun istihdama katılmasına bağlardı. Bir ailede karı-koca iki kişinin memur olarak çalışmasını hoş karşılamazdı. Bu tür ailelerin çocuklarına da “analı-babalı, yetim ve öksüz kalıyor, daha bebekliğinden itibaren anne sevgisinden mahrum büyüyor.” derdi.

Kadının başkasının emri altında maaşlı çalışmasını hoş karşılamaz. Her alanda istihdamını; yaratılış hedefinden uzaklaşması, onurunun çiğnenmesi ve ezilmesi olarak görürdü. Bankacılık ve fuarcılık gibi sektörlerde kadının işi bahane edilerek giyimine müdahale edilmesini zorbalık olarak görürdü.

“Kadınlar çekingen, erkekler cesur; kadınlar tutumlu, erkekler cömert olmalı, kadının süsü hayâsıdır” derdi.

İŞ AHLAKI VE İNSAN KAREKTERİ

İş hayatında en tasvip ettiği insan tipi; fedakar, ses çıkarmadan, özveriyle iş yapanlardı. “Sesi çok çıkanın başarısı azdır. O sesi ile açığını örtmeye çalışıyordur’ derdi. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” deyiminde olduğu gibi yapılan işe bakar, çıkarılan gürültüye aldırış etmezdi.

En sevmediği insan tipi ise; riyakâr, yapmacık hareketlerde bulunan karaktersiz ve kin güden tiplerdi. “Ben ben! diyenden uzak dur” derdi.

Lüks yaşantı hevesinde olanlara “cenneti dünyada yaşamak istiyorlar” diyerek kızardı. Kanaat sahibi olmayı önemser, “nasip, kısmet buymuş” der, asla isyan etmezdi.

Kendisine kötülük yapanların, gün gelip işleri düştüğünde özel ilgi gösterip iyilik yapar, “kötülüğe en iyi karşılık, iyilik yapmaktır” derdi.

Yapılan bir iş, hatalı da olsa kızmaz, takdir eder, “Bir dahaki sefere şöyle olursa daha iyi olur” derdi. Başarılı işlerin ödüllendirilmesinden yanaydı.

Sorulan her soruya bir cevabı, kriz anlarında mutlaka bir çözüm önerisi olurdu. Kolay ulaşılabilir olmayı önemserdi.

Sık kullandığı bazı sözler de şunlardı: “Allah’ın dediği olur. Kandırılan ol, kandıran olma! Sen doğru olanı yap bırak, Allah bilsin yeter. İslam’ın kuralları yaşanmak içindir, konuşmak için değil. Husumet halinde iki tarafı da dinle. Gösterişle adam olunmaz. İşin hilesi dürüstlüktür. Ver, ayıp olsun. Eden bulur. Güven, güveni besler.”

GELENEKSEL HASSASİYETLER VE AİLE

Geleneksel değerlere önem verir, aile yapısının korunmasını teşvik eder, aile saadetinin sağlanması için azami gayretin gösterilmesini isterdi.

Geniş aileleri takdir eder ve aile nüfusunun çok olmasını arzu ederdi. Gelin-kaynana yakınlığına ve kardeşlerin birlik olmasına önem verirdi.

Bekarlara; evlenmeyi, düzenli hayat kurmayı ve evlat sahibi olmayı öğütlerdi. Düğün davetiyesi aldığında damat adayı ihtiyacını karşılasın diye düğünden önce hediyesini götürür “belki yoğunluğum olur gelemem” diyerek gönül alırdı.

Çocuğu az olanlara fazla evlat sahibi olmalarını tavsiye ederdi. Tek çocuğu olan aileye, “İnsanlık soyunun devamı için en azından bir ailede dört çocuk olmalı. Çocuğun; halası, teyzesi, dayısı ve amcası olmadan insanlık nesli devam etmez” derdi.

Çocuklara büyük adammış gibi davranarak söz hakkı verir, birkaç çocuk varsa sırasıyla dinler, onlara birer değer olduklarını hissettirirdi. Bunun da bir terbiye metodu olduğunu düşünür ve çocukların toplumun göz bebeği olduğuna inanırdı.

TATİL VE VAKİT HASSASİYETİ

Yeni yerleri görmeyi önemserdi. “Tebdil-i mekanda ferahlık vardır” sözünü kullanırdı. Bununla beraber otel ve kaplıca gibi yerlere tatile gidilmesini hoş karşılamaz, “Müslümanın tatili olmaz, tatil demek, iş değişikliği demektir. Yorulduysan başka işle uğraş, kafan dağılır açılırsın” derdi.

Vaktin boşa geçirilmesini hoş görmezdi. Hayatının vazgeçilmezlerinden biri de okumaktı. Sabah erkenden başlar, uyumadan önce de mutlaka kitap okurdu. “Her türden kitap okuyalım, herkesi tanıyalım” diyenlere: “Ömür kısa bu sürede kendi dinimizi ve işe yarayacak şeyleri okuyup öğrenelim yeter. Zaman önemli” derdi.

Futbol liglerini takip edilmesini çok lüzumsuz ve boş bir uğraşı olarak görürdü. “Bir kişi spor müsabakaları ile uğraşmaya zaman bulabiliyorsa o kişinin bir eksiği var demektir. Çok az, iyi tarafı varmış gibi görünse de futbol, insanı oyalama ve uyuşturma alanıdır. İçki, kumar, sigara, kara para, uyuşturucu ve fuhuş gibi her türlü kötülük futbol kılıfı içerisinde dönüyor. Zamanımızda futbol insanları en çok uyutan alandır” derdi.

İNSANİ HASSASİYETLER

İnsani hassasiyetleri hayli yüksekti, sürekli empati yapardı. Kimsenin arkasından konuşmaz, söyleyeceklerini muhataplarını incitmeden yüzüne söylerdi. Kin beslemez, “Müslüman kinci olmaz” der, herkese hoşgörülü davranırdı.

Yediğinin helal ve sağlıklı olmasına dikkat eder, yediğinden ikram etmeyi severdi. Yemeğin yer sofrasında yenmesini tercih ederdi. Masada yemek yiyenler için “Camilerin arka saflarında gencecik 50’li 60’lı yaşlardaki adamların sandalyede, oturarak namaz kıldığını görüyorsunuz. Bunlar çağdaş hayatın sonucu, hep sandalyede oturmaya alıştıklarından, yere oturamıyorlar” der ve Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’nden, “yemeği yerde yemek müslümanlık alametidir” sözünü aktarırdı.

Cömertliğin bir simgesi olarak düşündüğü misafirlere oldukça büyük tazim ve ikramlarda bulunmaya gayret ederdi. Misafirin lokantaya götürülmesini de hoş karşılamaz, “Yemek evde hazırlanmalı, evde ikram edilmeli, çocuklar misafire alışmalı, misafir berekettir. Çağdaş hayat, kardeşliği ortadan kaldırdı, misafir mutlaka evde yatırılmalı” derdi.

Dünya malına kıymet vermez, kullandığı eşyaların başkalarınca da kullanılmasını eşyanın zekâtı olarak tanımlardı.

Yayalara yol vermenin sadaka olduğunu söylerdi. Aracına aldığı kimseyi gideceği yerin kapısına kadar götürürdü. Yapılan iyiliği asla unutmaz, vefa borcu ödemek için fırsat kollardı.

Özetle; yaşantısıyla modernizme ve kapitalizme tek başına direnen, sistemin çarklarına yaşantı, düşünce ve eylemleri ile başkaldırmış bir kişiydi. İstikamet ve teslimiyet sahibi bir mücahitti.